Tarih Yazımı, Ölü Diller ve Arkeoloji resmi

Tarih Yazımı, Ölü Diller ve Arkeoloji

Yazar: Ahmet Ünal
Barkod: 9786257799485
Stok Sayısı: 1
Basım Tarihi: 5-2022
Baskı Sayısı: 1. Basım
Sayfa Sayısı: 570 Sayfa
Ağırlık: 792,00 Gram
Boyut: 16,00 (en) x 24,00 (boy)
Cilt: Ciltsiz
Kağıt: 2. Hamur
Basım Yeri: İstanbul - Türkiye
Basım Dili: Türkçe

500,00 TL
400,00 TL

Geri kalmış toplumların gidişat ve gelişmelerini gizliden gizliye titizlikle izleyen, denetleyen ve yönlendiren görünmez güçler ve yazısız yasalar vardır. İlgili toplumların geçmişlerini araştırarak işe başlarlar. Ona bakarak hali hazırdaki durumlarını ve geleceklerini yönlendirir, tarihe ve arkeolojik verilere ekonomiye, dine, kültüre ve politikalara diledikleri gibi şekil kazandırırlar. Aşırı merak sonucu olmadık araştırma ve kurgu romanlarına konu olsalar da, onlar kimlik ve gizemlerini bir türlü ele vermezler. Oryantalistler bu itici enstruman ve dinamiklerin en önemlileri arasındadır ve içinde yaşadığımız Anadolu topraklarını da sıkı mercek altında tutarlar. Çoğu insan olup bitenlerin farkında değildir. Öyle ya, hemen herkes Yakın Doğu’nun en büyük zenginliğinin petrol olduğunu sanır. Oysa uygarlığın beşiği olması hasebiyle arkeolojisi kültürel sahada tamamlayıcı bir unsur olarak onunla at başı gider. Petrolden yoksun Türkiye’nin yegâne metasıysa, madenler yanında çoğuna kendi milli varlığı olarak bakmadığı ve ağırlıklı olarak turizm açısından değerlendirdiği arkeolojidir. Her iki nimet de Batılı araştırmacı ve emperyalistlerin dikkatini çekinceye kadar, bölgenin

neredeyse tamamı Türk/Osmanlı kontrolü altındaydı, ama onların umurlarında değildi. Oryantalizmin politik, edebi, askeri ve ekonomik yönleriyle ilgili çok şey yazılmıştır, ama Arkeolojiye ve Eski

Çağ araştırmalarına, bilhassa Anadolu’ya dönük olarak sağlam bir araştırma yoktur. Toplumlar tarihi ve arkeolojik değerleri kendi çıkarlarına göre değerlendirmesini bilmedikleri, başkalarının sömürü ve yağmasına bıraktıkları sürece onlara sahip olmanın ve müze ve ören yeri bekçiliği yapma dışında hiçbir yetkiye sahip değillerdir! Konu, tarihi, arkeolojik ve fi lolojik buluntular ile eserleri bağrında barındıran geri kalmış ülkelerde (ağırlıklı olarak Doğu, yani Oriyent) yaşayan insanların, geçmişlerinin, Batılı bilim insanları tarafından nasıl keşfedildiği, derlenip toparlandığı, deşifre edildiği, sistematik olarak değerlendirildiği, en önemlisi birçok açıdan çıkarcı ve göresi yorumlanmasının yapıldığı, dilediği biçimde şekillendirildiği ve bilim ve etik kuralları çiğnenerek acımasızca sömürülmesi olarak özetlenebilir. Ve bu araştırmada bu muğlak kavramın ne olduğunu, arkeoloji dâhil Eski Çağ bilimlerini ve tarih yazımını nasıl etkilediğini ve biçimlendirdiğini anlatılacaktır. Oryantalistlerin ana hedef tahtası bu topraklarda oturan ve hüküm süren Türkler, tarihi kaynakları ve arkeolojik eserleri kendi kültürel gereksinme, yapılanma ve çıkarlarına uygun ve bağımsız olarak yorumlayan, açıklayan, özümseyen bir bilim ve yöntem geliştirememiş, kendi milli dilleri Göktürkçe dâhil, sayıları yarım düzineyi aşan ölü dilleri içeren metinleri bırakın deşifre etmeyi, kendi anladıkları biçimde ve has çıkarları ve görüşleri doğrultusunda okuyamamış, Batılıların Tevrat, İncil ve Hellenizm üzerinden el koyup eşsiz kaynak olarak kullandıkları diğer maddi ve manevi değerleri görmezlikten gelmişlerdir. Türkiye’de arkeoloji tüm Eski Çağ bilimlerinin lokomotifi olarak algılanmaktadır ve uygulandığı şekliyle bilim değil, görsel bir sanat dalıdır. Sadece kazı bilimidir ve buluntuların yorumuyla ilgilenmez. Yürütülmesi gayet kolaydır, üstelik prestijlidir. Özel yapısı ve Mısır ve İnka arkeolojisinin etkisiyle gizlerle dolu olduğu sanılır, arkeoloğu gizem avcısı konumuna sokar, dolayısıyla okült bağlantıları vardır, sosyetiktir ve entelektüel bir uğraş gözüyle bakılır. Arkeoloji bu kadar basite indirgenip “eskilerin bilimi” yerine “kazı bilimi” haline dönüşünce, bazı istisnalar dışında Türkiye’de kazı yapan kişilere “arkeolog” dememek lazımdır. Nasıl ki mermer ocağından söktüğü taşları mimarisinde, heykeltraşlığında kullanma yeteneklerinden yoksun, Çin’e pazarlayan ve cebini şişiren

bir “taşocağı baronu”na “taş ustası” diyemezsek, aynı şekilde kazdığı, bulduğu eserlerin bağımsız yayınını, yorumunu ve değerlendirmesini yapamayan, sürekli Oryantalistlerin güdümünde ve onların her türlü destekleriyle çalışan kimselere de “arkeolog” demememiz gerekir! Kitapta tüm bunlar ve yakından ilişkili diğer konular, açık ve acımasız bir dille anlatılmıştır.